26 Eylül 2009 Cumartesi

Bir Çöl Hikayesi


Fırtınalar esiyor gönlümdeki tennûrda
Bir işaret beklerim, Musa misali, Tûr’da

(Ganiyy-i Muhtefi, Nefesler)

Dinlemek, sadece kulak zarının titremesi değil, onunla birlikte kalbin de titremesidir. (s.48)

Çöl, kumların sonsuzluğu ile yıldızların sonsuzluğunun kesiştiği yer. “Dün bugün, yarın” hesaplarının yapılmadığı bir özgürlük alanı. Yolların yalnızca gökyüzüne açıldığı bir “Aşk” Okulu. Melik Dinar’ın: “Çöle uğradım, Aşk yağmış, yerler ıslanmıştı. İnsanın ayağı nasıl çamura batarsa, benimde ayağım işte öylece aşk’a batıyordu”. dediği bir düş denizi. Ve göğü, melekûtun örtüsü olan bir umut pınarı.

Çölde ne yol vardır ne de iz. Yumuşak, uysal kumda, her şeyi silip süpüren rüzgârın önünde hiçbir işaret kalıcı değildir. Bu nedenle yolcular, önlerinde gözlerini dikip de uzun süre izleyebilecekleri bir dayanak noktası bulamazlar. Yavaş ve hissedilmez bir devinim yaşanır çölde. Kum tepeleri sürekli biçimden biçime girerek yeni yeni tepelere dönüşürler. Sanki çöl her dem yeniler, her dem tazeler kendini.

Çölün türküsü de kendi yapısına uygundur. Rüzgârın ve rüzgârla sürüklenen bir hayatın ritminden, ıssız bucaksız uzaklıkların duyumsanmasından ve bitip tükenmeyen bir şimdiki zaman tasavvurundan doğan bir türküdür bu. Tiz perdeden, tek düze bir tonlamayla çağıldayıp duran, yumuşak ve biraz boğuk, gırtlaktan çıkıp yükselen ve sınırsız, duraksız boşlukta hafif hafif, sönüp giden bir soluk. Buna “çölün insan sesine dönüşmüş hali” de diyebiliriz. Çöllerde dolaşan hiç kimse bu sesi unutamaz. Toprağın çıplak olduğu yerde o hep aynıdır; havanın yakıcı, sonsuz ve açık, hayatın çetin olduğu her yerde hep aynı.

Çöl geceleri. Sessiz ve yumuşak ve karanlık. Sizi ılık bir yorgan gibi sarıp sarmalayan. Ve sizde hep öylece, bitkin, alabildiğine uykusuz ve uyuşuk kalmak isteği uyandıran tatlı, hoş, sırdaş karanlık. Çölde kumların üzerine yatıp uzanılır, ama uyumak için değil; gökyüzünü izlemek; yıldızlarla konuşmak için. Çölün özgürce gezilebilen tek eğlencesi gökyüzüdür. Başka bir gezegendeymiş gibi hissedersiniz kendinizi. Ay ışığı ve yıldız sağanağının altında ruhunuzun sonsuzluğa açılan kanat seslerini dinleyebilirsiniz. Beklide yıldızlarla oynayabilir, ellerinizle dokunabilirsiniz onlara. Şöyle diyordu bir Hakk Elçisi: “Bana insanlara karışıp halkın içinde yaşamak buyrulmamış olsaydı,iki gözümü göğe diker, Allah canımı alıncaya dek öylece bakakalırdım”.

Çölü anlamak bir anlamda peygamberleri de anlamak demektir. Çünkü birçok peygamber ruhlarını burada arındırmış, mekâna hükmetme bilincinin eğitimini çölde kazanmış, ondan sonra şehirlere, bayındır alanlara yönelmişlerdir. İnsan düşününce neden Arapların çocuklarını sekiz yaşına kadar bir çok faziletler elde etmek için çöldeki kabilelerin yanına gönderdiklerini daha iyi anlıyor. Çöl, ciğerler için temiz hava, dil için saf Arapça, ruh için özgürlük anlamına geliyordu. En iyi şairlerin hemen hemen tamamının çölden yetişmiş olduğu tarihsel bir gerçektir. Çöl, Romanyalı bir yazarın benzetmesi ile “çakıl taşlarının bile ağzında vahiysel ayetlerin bulunduğu Allah’ın konuşan dilidir.”

Çölde geçmiş ve gelecek zaman yoktur. Yaşanan tek zaman içinde bulunulan andır. Bu nedenle çöl mezarlarının başına kitabesiz taşlar dikilir. Çünkü taşlar üzerine bir şeyler yazmayı düşünmek geleceği düşünmek demektir. Çöl zamanın ve mekânın üstüne çıkabilmeyi başarabilenlerin yurdudur. Aynı zamanda bir sabır ülkesidir çöl. İnsan burada yalnızlığın, susuzluğun ve sıcaklığın sabrını öğrenir. İşte tek bir kum tanesinde evrenin sırrını seyretmek ancak bu sabırla mümkündür.

Tevhide giden yolda çölden geçmektedir ve tevhid mabedinin çölün ortasında kurulmuş olması tesadüf değildir. Hakikat yolcusunun ayakları kuma değsin, dudakları sıcaktan çatlasın, dili susuzluktan kurusun istenmiştir.Gaye; sadece çölün değil nefsin de geçilmesidir. Bu anlamda çölü/nefsi geçme cesaretini gösteremeyenler “Rahmanın misafirleri “ olamazlar.

Zamanın birinde bir Hakk dostunun dalga dalga Hacca gidenlere bakarak şöyle söylediği anlatılır: “Şu Hacca gidenlerin hali ne garip.Dereler, tepeler, çöller, denizler, dağlar, diyarlar aşıp geliyorlar. Allahın evini Resullerinin eserlerini görmek için. Halbuki kendi nefs çöllerini aşabilselerdi orada doğrudan doğruya Allah’ın eserlerini göreceklerdi. (s.11-12)

Necmettin Şahinler, Bir Çöl Hikâyesi -Mirac'a Giden Yolda Hz. Musa-, İnsan Yayınları

5 Kasım 2006 Pazar

Yoksulluk İçimizde

Hz. Peygamber devri…

Ebu Talha henüz Müslüman olmamış idi. Ümmü Süleym’e (Rumeysa) evlenme teklifinde bulundu. Ümmü Süleym ona şu cevabı verdi:

Doğrusu ben de sana hevesliyim. Senin gibisi kaçırılmaz. Lakin sen kâfir bir adamsın, bense Müslüman bir kadınım, seninle evlenmem doğru olmaz.

Bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti. Ebu Talha:

Sana ne oldu Rumeysa?

Ne olmuş bana?

Sarı ve kırmızıdan ne haber?

Ben altın ve gümüş aramıyorum. Sen bir adamsın ki işitmeyen, görmeyen, sana hiç faydası dokunmayan şeylere tapıyorsun. Falanların siyah kölesinin dağdan sürükleyip getirdiği yerden biten odun parçasına tapmaktan hiç sıkılmıyor musun? Eğer sen Müslüman olursan, işte o benim mehrim olsun, evlenelim, başka bir şey talep etmeyeceğim.

Bana Müslümanlığı kim telkin eder Rumeysa?

Resulullah (s.a.) telkin eder, ona git.

Ebu Talha, Hz. Peygamber’in bulunduğu yere doğru ilerlemeye başladı. Resulullah, ashabı ile oturuyorken: “Ebû Talha, İslam’ın aydınlığı iki gözü arasında parlayarak geliyor.” buyurdu. Ebu Talha, Hz. Peygamber’in huzurunda iman etti ve Rumeysa’nın söylediklerini haber verdi. Hz. Peygamber, Rumeysa’nın şartı üzerine nikâhlarını kıydı.

Resulullah (s.a.) Rumeysa için şöyle buyurmuştur: “Gördüm ki cennete girmişim, önümde bir ayak sesi. Bir de baktım ki Rumeysa.”

(Ebu Nuaym, Hilye, c. IV)

Mustafa Kutlu, Yoksulluk İçimizde, Dergâh Yayınları

29 Haziran 2006 Perşembe

Sipehsâlâr Risalesi

Sipehsâlâr Risalesi (Hz. Mevlânâ ve Yakınları)

Selçuklu kumandanı Feridun bin Ahmed hazretlerinin bizzat yazdığı Hazreti Mevlana’nın şahsiyetini tanıtan, velayet gücünü, menkıbelerini ve yakınlarını anlatan en sağlam belge niteliğinde bir eserdir. “Sipehsâlâr Menâkibi” veya “Sipehsâlâr Risalesi” olarak şöhret bulan bu kıymetli bir eser Farsça olup bir asır kadar önce büyük âlim ve mutasavvıf Ahmed Avni Konuk ve Mithat Behari Hüsami tarafından tercüme edilmişti. Bu tercümeleri bu günkü dile çevirip yayınlıyoruz.


Sipehsâlâr Feridun ilim sahibi, kültürlü bir kimsedir ve kırk yıl Hazreti Mevlana’nın müritliğinde bulunmuştur. Pir'inden görüp işittiklerini bu kitapta toplamış, Sultan Veled Hazretlerinin bu notları inceleyip çok beğenmesi ve emri üzerine yazılıp çoğaltılmıştır.
Eserde Hazreti Mevlana’nın özellikleri, düşünce ve davranışlarıyla ondan görülen kerametler anlatılmaktadır. Hazreti Mevlana’nın babası, hocası, yakın dostları ve halifelerinin de tanıtıldığı bu eser, aynı zamanda tasavvuf tabir ve terimleri hakkında açıklamalar da ihtiva etmektedir. (Arka Kapaktan)


* * *


Mithat Behari Hüsami’nin Sipehsalar Risalesi’ne Şems-i Tebirizi Hazretlerinin kayboluşu ile ilgili düştüğü dipnottan:

Bazıları Şems Hazretleri’nin kayboluşunu katledilerek şehit edilmesine atfediyorlarsa da bu hususta bir belge olmadığı gibi gerek Sultan Veled ve gerek bu kitabın yazarı Feridun Sipehsalar böyle bir şeyden bahsetmemişlerdir. Bu da zannın doğru olmadığına en büyük delildir. Kayboluşu Hazreti Mevlana’nın onu aramak için Şam’a gitmesinden anlaşılmaktadır.

Gerçi Hazreti Şems’in nereye gittiği bilinmemektedir. Fakat Şam’a geldiği ilk kayboluşunda da mektup yazmadan önce bilinmiyordu. O halde Hazretin, habersizce başka bir yere gitmiş olduğu mümkün ve Hazreti İsa ve İdris (as) gibi baştan başa nur olan kutsal vücudunun gayb göklerine yükselmiş olması da muhtemeldir.

Gerçi Hazretin nereye gittiğini ve nasıl kaybolduğunu keşfetmek, Hazreti Mevlana gibi büyük bir veli için işten bile değildi. Mesnevi’de “Bu Ayrılık ve Kanlı Ciğer” diye bildirdiği canı gibi sevdiği Şems’ini birden kaybedince, kalbindeki aşk nurları parlamış, iştiyak deryaları coşmuş, bir gölge gibi kalan mükaşefesini kalbinden yakıp götürmüştü. Kendinden geçerek Şems’ini aramaya koştu.

Bu hal peygamberlerde de görülmüştür. Nitekim Hazreti Yakup gözünün nuru Yusuf’unun ani ayrılığıyla kalbindeki aşk ateşi birden parlayarak Kenan ilinde Yusuf’unun kuyu içinde olduğunu keşfetmedi de Yusuf’un gömleğini taşıyan kervan Mısır’dan ayrılınca “Ah Yusuf’un kokusunu alıyorum” diye âşıkça sevinci belirtti. Güya Mısır tarafından esen yel, ona Yusuf’un müjdesini getirmişti. Halbuki Mısır, kuyunun bulunduğu yerden pek çok daha uzaktı. Fakat o zaman Yakub’un göğsündeki aşk deryası ilk ayrılıkta olduğu kadar coşkun değildi.

* * *

Şeyh Salahaddin Zerkub Konevi Hazretlerinin müridlerinden birisi anlatmıştır.

Bir zamanlar ticaret için İstanbul'a gidecektim. Hazreti Hüdavendigâr'ın [Hz. Mevlana'nın] elini öpmek için huzuruna gittim. Yalnız kaldığımız bir sırada şöyle buyurdu:

- İstanbul'a vardığında, yakınlarındaki filan köyün kuzeyindeki en büyük kiliseye git, etrafta kimse yokken içeri gir, baş rahibe selamımı söyle.

İstanbul'a vardığımda o köydeki kiliseyi buldum. Tenha bir vaktini gözleyip içeri girdim. Baş rahibe Hazreti Hüdavendigarın selamını söyleyince hemen ayağa fırladı, secdeye kapanarak pek çok saygı ve bağlılık gösterdi. Ben bu hale şaştım, çünkü Hazreti Mevlana Efendimizin bu taraflara hiç gelmediğini biliyordum. Onun da bizim taraflara hiç gelmediği halinden anlaşılıyordu. Bu işte ne gibi bir keramet var acaba diye düşündüm.

Rahip bana çok iyi davrandı, beni alıp hücresine götürdü, odasının kapısını arkasından sıkıca sürgüledikten sonra çeşitli yiyecekler çıkarıp ikram etti. Onları yedikten sonra rahle üstünde bir mushaf gördüm. Rahip bana kendisinin de Müslüman olduğunu, burada Kur'an okuyup namaz kıldığını söyledi ve:

- Benim burada itibarım çok yüksektir, bunu kimse bilmiyor. Sen de söylemeyeceğine yemin etmelisin! dedi.

Sırrını açmayacağına ant verdim. Beraber namaz kıldık. İkindi vakti kapıyı benim üstümden kilitleyerek kiliseye gitti. Ben orada otururken sıkıldım. Etrafa göz gezdirirken asılı bir perde gördüm. Perdeyi açtığımda Hazreti Hüdavendigarı gördüm. Bir köşede mübarek başını omzuna doğru biraz eğik vaziyette murakabede oturuyordu. Hayret ve dehşet içinde kaldım. Kendimi tutamayıp bir nara attım, bayılmışım.

Kendime geldiğim zaman rahip gelmiş, ellerimi, ayaklarımı oğuyordu. Ayıldığımı görünce:

- Neden bağırdın? Beni burada rüsva edecektin. Bu kadar sene evliyaya hizmet ettin, daha dayanıklı ve güçlü olman gerekirdi. Hazreti Pir zaman zaman bu makama gelir, kendileriyle görüşürüm. Bu kılıktan çıkmak için kaç kez izin istedim, müsaade etmediler, bu şekilde devam etmemi emrettiler, dedi.

Ertesi gün bana para ve tavsiye mektubu verdi. Oradan ayrılıp tekfurun sarayına gittim. Nöbetçiler beni tekfurun huzuruna çıkardılar. Bana başrahibi nerden tanıdığımı sordu. Ben de tanışıklığımız eskidir, dedim. Bana özel yer ayırdılar, her ihtiyacımı karşıladılar. Tüccarlardaki alacaklarımı tahsil edip getirdiler. İstanbul'dan ayrılırken bana kılavuz verdiler, saygı göstererek yolcu ettiler. [s. 112 - 113
]

Feridun bin Ahmed, Sipehsâlâr Risalesi, Osmanlıcaya çeviren: Ahmed Avni Konuk, Sadeleştirip yayına hazırlayan: Tahir Galip Seratlı, Elest Yayınları

9 Ocak 2006 Pazartesi

Müslüman Saati

İstanbul'u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. "Saat"ten kastımız, zamanı ölçen âlet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de "saat"lerimiz ve "gün"lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdâr bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takrîbî bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman nâmütenahiy bahçe ve saatler orada açar, gâh sağa gâh sola mâil, güneşe rengârenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, felekî hesabâta göre bu "saat" iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Zevalî saati âdât ve muamelâtımızda kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metrûk bir "eski saat" haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimizin üzerinde vahîm bir tesiri hâiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lâkayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanılmaz bir hale getirdiler. Yeni "ölçü" bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zîr ü zeber ederek, eski "gün"ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni "gün" vücuda getirdi. Bu Müslümanın eski mesut günü değil, bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık "on iki" solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lâcivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telâkkisinden koparak, gâh öğlenin hararetinde ve gâh gece yarılarının karanlığında mevhûm bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, müslüman akşamının mahzun ve muşaşa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı "gün"ün getirdiği maîşet şekli de bizi fecr âleminden mehcûr boraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle muztariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilâhî mânâyı veren o muhayyirü'l-ukul mimârîyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavî bir altın ve semavî bir çini ile kaplanır ve İslâm ustalarının nâtamam eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mâbetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir. Şimdi heyhat, eski "saat"le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.

Ahmet Haşim, Bütün Eserleri - Dergâh, c.I, nr.3, 16 Mayıs 1337/1921