
Fırtınalar esiyor gönlümdeki tennûrda
Bir işaret beklerim, Musa misali, Tûr’da
(Ganiyy-i Muhtefi, Nefesler)
Dinlemek, sadece kulak zarının titremesi değil, onunla birlikte kalbin de titremesidir. (s.48)
Çöl, kumların sonsuzluğu ile yıldızların sonsuzluğunun kesiştiği yer. “Dün bugün, yarın” hesaplarının yapılmadığı bir özgürlük alanı. Yolların yalnızca gökyüzüne açıldığı bir “Aşk” Okulu. Melik Dinar’ın: “Çöle uğradım, Aşk yağmış, yerler ıslanmıştı. İnsanın ayağı nasıl çamura batarsa, benimde ayağım işte öylece aşk’a batıyordu”. dediği bir düş denizi. Ve göğü, melekûtun örtüsü olan bir umut pınarı.
Çölde ne yol vardır ne de iz. Yumuşak, uysal kumda, her şeyi silip süpüren rüzgârın önünde hiçbir işaret kalıcı değildir. Bu nedenle yolcular, önlerinde gözlerini dikip de uzun süre izleyebilecekleri bir dayanak noktası bulamazlar. Yavaş ve hissedilmez bir devinim yaşanır çölde. Kum tepeleri sürekli biçimden biçime girerek yeni yeni tepelere dönüşürler. Sanki çöl her dem yeniler, her dem tazeler kendini.
Çölün türküsü de kendi yapısına uygundur. Rüzgârın ve rüzgârla sürüklenen bir hayatın ritminden, ıssız bucaksız uzaklıkların duyumsanmasından ve bitip tükenmeyen bir şimdiki zaman tasavvurundan doğan bir türküdür bu. Tiz perdeden, tek düze bir tonlamayla çağıldayıp duran, yumuşak ve biraz boğuk, gırtlaktan çıkıp yükselen ve sınırsız, duraksız boşlukta hafif hafif, sönüp giden bir soluk. Buna “çölün insan sesine dönüşmüş hali” de diyebiliriz. Çöllerde dolaşan hiç kimse bu sesi unutamaz. Toprağın çıplak olduğu yerde o hep aynıdır; havanın yakıcı, sonsuz ve açık, hayatın çetin olduğu her yerde hep aynı.
Çöl geceleri. Sessiz ve yumuşak ve karanlık. Sizi ılık bir yorgan gibi sarıp sarmalayan. Ve sizde hep öylece, bitkin, alabildiğine uykusuz ve uyuşuk kalmak isteği uyandıran tatlı, hoş, sırdaş karanlık. Çölde kumların üzerine yatıp uzanılır, ama uyumak için değil; gökyüzünü izlemek; yıldızlarla konuşmak için. Çölün özgürce gezilebilen tek eğlencesi gökyüzüdür. Başka bir gezegendeymiş gibi hissedersiniz kendinizi. Ay ışığı ve yıldız sağanağının altında ruhunuzun sonsuzluğa açılan kanat seslerini dinleyebilirsiniz. Beklide yıldızlarla oynayabilir, ellerinizle dokunabilirsiniz onlara. Şöyle diyordu bir Hakk Elçisi: “Bana insanlara karışıp halkın içinde yaşamak buyrulmamış olsaydı,iki gözümü göğe diker, Allah canımı alıncaya dek öylece bakakalırdım”.
Çölü anlamak bir anlamda peygamberleri de anlamak demektir. Çünkü birçok peygamber ruhlarını burada arındırmış, mekâna hükmetme bilincinin eğitimini çölde kazanmış, ondan sonra şehirlere, bayındır alanlara yönelmişlerdir. İnsan düşününce neden Arapların çocuklarını sekiz yaşına kadar bir çok faziletler elde etmek için çöldeki kabilelerin yanına gönderdiklerini daha iyi anlıyor. Çöl, ciğerler için temiz hava, dil için saf Arapça, ruh için özgürlük anlamına geliyordu. En iyi şairlerin hemen hemen tamamının çölden yetişmiş olduğu tarihsel bir gerçektir. Çöl, Romanyalı bir yazarın benzetmesi ile “çakıl taşlarının bile ağzında vahiysel ayetlerin bulunduğu Allah’ın konuşan dilidir.”
Çölde geçmiş ve gelecek zaman yoktur. Yaşanan tek zaman içinde bulunulan andır. Bu nedenle çöl mezarlarının başına kitabesiz taşlar dikilir. Çünkü taşlar üzerine bir şeyler yazmayı düşünmek geleceği düşünmek demektir. Çöl zamanın ve mekânın üstüne çıkabilmeyi başarabilenlerin yurdudur. Aynı zamanda bir sabır ülkesidir çöl. İnsan burada yalnızlığın, susuzluğun ve sıcaklığın sabrını öğrenir. İşte tek bir kum tanesinde evrenin sırrını seyretmek ancak bu sabırla mümkündür.
Tevhide giden yolda çölden geçmektedir ve tevhid mabedinin çölün ortasında kurulmuş olması tesadüf değildir. Hakikat yolcusunun ayakları kuma değsin, dudakları sıcaktan çatlasın, dili susuzluktan kurusun istenmiştir.Gaye; sadece çölün değil nefsin de geçilmesidir. Bu anlamda çölü/nefsi geçme cesaretini gösteremeyenler “Rahmanın misafirleri “ olamazlar.
Zamanın birinde bir Hakk dostunun dalga dalga Hacca gidenlere bakarak şöyle söylediği anlatılır: “Şu Hacca gidenlerin hali ne garip.Dereler, tepeler, çöller, denizler, dağlar, diyarlar aşıp geliyorlar. Allahın evini Resullerinin eserlerini görmek için. Halbuki kendi nefs çöllerini aşabilselerdi orada doğrudan doğruya Allah’ın eserlerini göreceklerdi. (s.11-12)
Çölde ne yol vardır ne de iz. Yumuşak, uysal kumda, her şeyi silip süpüren rüzgârın önünde hiçbir işaret kalıcı değildir. Bu nedenle yolcular, önlerinde gözlerini dikip de uzun süre izleyebilecekleri bir dayanak noktası bulamazlar. Yavaş ve hissedilmez bir devinim yaşanır çölde. Kum tepeleri sürekli biçimden biçime girerek yeni yeni tepelere dönüşürler. Sanki çöl her dem yeniler, her dem tazeler kendini.
Çölün türküsü de kendi yapısına uygundur. Rüzgârın ve rüzgârla sürüklenen bir hayatın ritminden, ıssız bucaksız uzaklıkların duyumsanmasından ve bitip tükenmeyen bir şimdiki zaman tasavvurundan doğan bir türküdür bu. Tiz perdeden, tek düze bir tonlamayla çağıldayıp duran, yumuşak ve biraz boğuk, gırtlaktan çıkıp yükselen ve sınırsız, duraksız boşlukta hafif hafif, sönüp giden bir soluk. Buna “çölün insan sesine dönüşmüş hali” de diyebiliriz. Çöllerde dolaşan hiç kimse bu sesi unutamaz. Toprağın çıplak olduğu yerde o hep aynıdır; havanın yakıcı, sonsuz ve açık, hayatın çetin olduğu her yerde hep aynı.
Çöl geceleri. Sessiz ve yumuşak ve karanlık. Sizi ılık bir yorgan gibi sarıp sarmalayan. Ve sizde hep öylece, bitkin, alabildiğine uykusuz ve uyuşuk kalmak isteği uyandıran tatlı, hoş, sırdaş karanlık. Çölde kumların üzerine yatıp uzanılır, ama uyumak için değil; gökyüzünü izlemek; yıldızlarla konuşmak için. Çölün özgürce gezilebilen tek eğlencesi gökyüzüdür. Başka bir gezegendeymiş gibi hissedersiniz kendinizi. Ay ışığı ve yıldız sağanağının altında ruhunuzun sonsuzluğa açılan kanat seslerini dinleyebilirsiniz. Beklide yıldızlarla oynayabilir, ellerinizle dokunabilirsiniz onlara. Şöyle diyordu bir Hakk Elçisi: “Bana insanlara karışıp halkın içinde yaşamak buyrulmamış olsaydı,iki gözümü göğe diker, Allah canımı alıncaya dek öylece bakakalırdım”.
Çölü anlamak bir anlamda peygamberleri de anlamak demektir. Çünkü birçok peygamber ruhlarını burada arındırmış, mekâna hükmetme bilincinin eğitimini çölde kazanmış, ondan sonra şehirlere, bayındır alanlara yönelmişlerdir. İnsan düşününce neden Arapların çocuklarını sekiz yaşına kadar bir çok faziletler elde etmek için çöldeki kabilelerin yanına gönderdiklerini daha iyi anlıyor. Çöl, ciğerler için temiz hava, dil için saf Arapça, ruh için özgürlük anlamına geliyordu. En iyi şairlerin hemen hemen tamamının çölden yetişmiş olduğu tarihsel bir gerçektir. Çöl, Romanyalı bir yazarın benzetmesi ile “çakıl taşlarının bile ağzında vahiysel ayetlerin bulunduğu Allah’ın konuşan dilidir.”
Çölde geçmiş ve gelecek zaman yoktur. Yaşanan tek zaman içinde bulunulan andır. Bu nedenle çöl mezarlarının başına kitabesiz taşlar dikilir. Çünkü taşlar üzerine bir şeyler yazmayı düşünmek geleceği düşünmek demektir. Çöl zamanın ve mekânın üstüne çıkabilmeyi başarabilenlerin yurdudur. Aynı zamanda bir sabır ülkesidir çöl. İnsan burada yalnızlığın, susuzluğun ve sıcaklığın sabrını öğrenir. İşte tek bir kum tanesinde evrenin sırrını seyretmek ancak bu sabırla mümkündür.
Tevhide giden yolda çölden geçmektedir ve tevhid mabedinin çölün ortasında kurulmuş olması tesadüf değildir. Hakikat yolcusunun ayakları kuma değsin, dudakları sıcaktan çatlasın, dili susuzluktan kurusun istenmiştir.Gaye; sadece çölün değil nefsin de geçilmesidir. Bu anlamda çölü/nefsi geçme cesaretini gösteremeyenler “Rahmanın misafirleri “ olamazlar.
Zamanın birinde bir Hakk dostunun dalga dalga Hacca gidenlere bakarak şöyle söylediği anlatılır: “Şu Hacca gidenlerin hali ne garip.Dereler, tepeler, çöller, denizler, dağlar, diyarlar aşıp geliyorlar. Allahın evini Resullerinin eserlerini görmek için. Halbuki kendi nefs çöllerini aşabilselerdi orada doğrudan doğruya Allah’ın eserlerini göreceklerdi. (s.11-12)
Necmettin Şahinler, Bir Çöl Hikâyesi -Mirac'a Giden Yolda Hz. Musa-, İnsan Yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder